Yataktan kalkış sürecimin başında, uyku hapından dolayı hala sendelerken kendimi bir dirseğimle desteklerim. Ayakta duruş poziyonuna gelir ve kanım bacaklarıma ulaşana ve kaslarım tutukluğundan kurtulana dek birkaç saniye beklerim. İlk adım -dizlerimin ve ayak bileklerimin artritten dolayı olan tutulmuşluğunu açmak-  daima en zorudur.

Asıl mücadele hala önümde, tuvalete gidiş yolundaki boy aynasına kaçınamadığım ilk göz atışta. Çok önceden bu aynanın gitmesi gerektiğini biliyordum. O görüntü moral bozucu bir sabahı belirliyor.

Daha da beteri, gördüğüm bir sonraki görüntü, yüzüm. Gözler şiş ve kırmızı, üstteki parlak ışığın aydınlattığı yaşlılık lekeleri. Kim bu kişi?? İyi ki, görüş bulanık, dehşet yalnızca kısmen görünüyor.

Ayağımı sürüyerek mutfağa giderim ve buzdolabının en alt rafındaki diyet sodayı ele geçirinceye kadar ağrıdan inlerim. Eğilmek, önceleri bir işkence değildi. Kafein koşu bandına çıkmak için gereken enerjiyi verir ve yavaş ayarla başlarım. Bacaklarımı hareket ettirmem gerektiğini ya da koşu bandından düşeceğimi algılamam bantta yürümek için beni motive eder. İnleyerek ilk adımımı atarım. Beden yaşama geri dönmeye başlar.

Duş almadan ve makyaj yapmadan günle yüzleşmek hala mümkün değildir.  Sonunda gözler tamamen açılır, saçlara şekil verilir ve kaş kalemi uygulanır. Ve tekrar düzgün bir görünüme bürünürüm. İnsanlar benimle karşılaşacak ve “Vaaay, kesinlikle elli yedi göstermiyorsun!” diyecekler. Beni bir saat önce görmeliydiler.

Bu, “yaşlı” olmaktan nefret ettiğim bir günlük sürecimdir. Bu harika orta yaş döneminin başlangıcından önce, beni sersem eden uyku haplarına ihtiyacım yoktu. Eklemler her zaman tutuk değildi. Aynada bir zamanlar hayat dolu bir görüntüyle selamlanırdım – sabah ilk göz atışta bile. Kafeinli bir içeceğin yardımına ihtiyacım olmadan bir ayağımı öbürünün önüne koyduğum bir zamanım vardı.

O zaman, kaşlarım vardı ve yaşlılık lekeleri olmayan bebek pürüzsüzlüğünde bir cildim. Fakat, görüntümü beğenmezdim. Sanırım, içindeki kişiyi o kadar sevmediğim içindir. O kişi mutlu olmam için dünyadaki bütün kötülüklerin düzeltilmesi gerektiğini, hiç kimsenin asla ihtiyacım olduğu şekilde beni sevmeyeceğini düşünür, her reddoluş kendi kendimden nefrete yol açardı.

Bedeni harekete geçirmek nisbeten kolaydı, fakat nereye gitmesini istediğim konusunda net bir resim yoktu kafamda. Hayat daima ırmak yukarı, yokuş yukarı bir yolculuktu. Uyumama yardımcı olsun diye maddelere ihtiyacım yoktu. Fakat, gece yarısı ya da saat 1.00 de yatağa tırmandığımda, o kişi, bugünün, çocukları iyi yetişmiş, ev borcu ödenmiş ve evliliği kaya sağlamlığındaki dertsiz, huzurlu kişisi gibi değildi.

Bu “sonraki yıllarda”, avunmak için öyle çok bedel ödedik ki. Kaybedilmiş pek çok şeyi arıyorum ve bazen yaşlanmanın getirdiği ağrıları küçümsüyorum. Bedenim daha çok ağrıyor, kalbim daha çok ağrıyor – arkadaşlarımdan, ailemden ve hatta bu dünyadan ayrılmadan önce derinden sevmiş olduğum sevgili hayvanlarımdan dolayı. Fakat, o sevgi ve kayıpların herbirinin getirdiği bilgelik. Her bir sevgi, şimdi, o sevginin anında ve sonsuza dek kaybedilebildiğini bilmeden önce kendime takıntılı olduğum günlerdeki sevgilerimden bin kez daha değerli.

Bedenimin –ağrılı olsun ya da olmasın- her hareketinin tadını çıkarıyorum çünkü, şimdi, hala hareket eden bir beden armağanının  tadını çıkarma zamanı olduğunu algıladım. Çünkü,  benim yaşımdaki bazı insanlar çocuklarıyla oynamak için bir badminton raketini savurabilme ya da yeni bir yavru köpekle yerde yuvarlanma yeteneğini kaybettiler.

Kim beni sevebilirden çok, kimi sevebilirimle daha çok ilgileniyorum şimdi. Kaşlarımı arıyorsam da kaşlarımdan, kırışıksız bir ciltten, sevilme ihtiyacından çok daha fazlası olduğuma ilişkin kalpten bir inanç oluştu bende. Hala büyüyorum ve bu harika yolculukta her gün öğrenmeye devam ettiğim dersler aldığım için minnettarım.

www.wellpast50

“Yaşlanma cahiller için kıştır, bilgeler için ise hasat.”
~ Zen Budizm